18 Ekim 2009

üç de yetmez beş tane, evet.


hepimiz üç çocuk yapalım, (yeniden ve yeniden ve yeniden) böyle buyurdu ulu tayyip.
yapalım anasını satayım, ondan sonra da açlıktan birbirimizi yer, hastalıktan topluca öteki tarafa gideriz.
bence başbakan erdoğan üç çocuk doğursun (bizzat kendi doğursun yani), hepimiz görelim nasıl oluyor, olmaz mı? bence çok güzel olur.
* fötoyu fark etmemi sağlayan şu yazının sahibine teşekkür ederim. fotoğraf her ne kadar doğum kontrol yöntemlerinin sadece kadınlara dayatılmasının bir eleştirisi olsa da ulu tayyip'i böyle hayal etmek beni neşelendirdi. gre çalışıyorum, sop yazıyorum, bu kadar zevzeklik yapayım müsadenizle.

13 Ekim 2009

dicle hoca için...

bilmiyorum biliyor musunuz, muhtemelen duymuşsunuzdur, benim daha bu yaz mezun olduğum okulun bitirdiğim bölümündeki bir hoca intihar etti. pek çok şeyi arkasında bırakarak dayanamadığı acılardan uzaklaşmak için öylece gitti buradan, giderken fark etti mi bilmiyorum ama arkasında pek çok acı bırakarak.
okulum kendisi adına bir site açtı, isteyenler onun için bir şeyler yazabilsin diye. benim yazmış olduğum iki şeyden birinin neden sansürlenmiş olduğunu bilmiyorum; ama şu durumda bile repütasyon (evet öylece repütasyon) peşinde olan okulum, helal olsun sana!
benim dicle hoca'yla aram hiçbir zaman iyi olmadı, doğru ya da uzunca bir süre bir paranoyalar dünyasında yaşadım ben öyle olduğuna dair her ne kadar hislerim ve yaşadıklarım yüzünden ilk şık daha ağır bassa da; ama ölümü beni sarstı, gece rüyalarıma girdi, salladı ve öylece bıraktı beni. dedim ki birbirimize nasıl oldu da dokunamadık, neden göremedik, nasıl böyle oldu, bu hale geldi her şey. aşağı yukarı şunları yazmıştım her ne hikmetse ortadan kaybolan yorumumda:
"bunlar buraya yazılabilecek şeyler mi bilmiyorum ama yazmazsam bir şeyler eksik kalacak o yüzden deniyorum. sizinle aramızın hiçbir zaman pek iyi olduğunu düşünmedim ama ilk defa yapmamış olduğunuzu umduğum şey yüzünden değil ama bıraktığınız not sayesinde sizi anladığımı düşündüm. 'çok acı var', evet, dayanılamayacak kadar çok acı; ama acılar paylaşarak azalmaz mı ki? umarım çıkar gelirsiniz bir yerden, belki diyorum o zaman ben yakınlaşamadığım sizde bir şeylere dokunabilirim, sizse hiçbir zaman pek hoşlanmadığınızı düşündüğüm bende çok farklı şeyler görürsünüz. belki o zaman bambaşka olur her şey, belki o zaman acıları beraber azaltabiliriz, belki o zaman farklı şekillerde kesişir yollarımız, olmaz mı?"
hayatımda pek az ölüm beni bu kadar düşündürdü, bu kadar derinden sarstı, o yüzden bunları yazmak istedim buraya, belki başkaları için de bir şey ifade eder diye, belki çok farklı yollarda ilerlediğimizi düşündüğümüz insanlarla hayatlarımızın aslında ne kadar derinden kesiştiğini ama birbirimize neden bir türlü dokunamadığımızı düşünmemizi sağlar diye.
keşke diyorum ki dicle hoca geri gelse, bambaşka olsa her şey ama biliyorum ki artık sözlerin bir anlamı kalmadı.

09 Ekim 2009

şaka mı?

obama'ya nobel barış ödülü vermişler. neden? çünkü komite obama'nın yapmaya çalıştıklarına inanıyormuş. çok pardon ama burhan altıntop'tan alıntı yaparak "şu anda burda yokum, lütfen külahıma anlatın" demek istiyorum.
hangi yaptığına ya da yapmak istediğine inanıyorsunuz acaba? ırak'taki askerleri yerli yerinde bırakıp işgali devam ettirmesine mi, afganistan'a daha çok asker göndermesine mi, yoksa dünyanın her bir noktasında yeni askeri üsler açmasına mı? benim sayamadığım pek çok "barışçıl" eylemini de listeye bir zahmet ekleyiverin.
dünya böyle bir barış anlayışına kaldıysa teşekkür ederim ama ben dükkanı kapadım gidiyorum. nobel barış komitesinin yalanlarına karnı tok olup gerçekleri görmek isteyenlere ise catherine lutz'ın harika yazısını öneriyorum.

04 Ekim 2009

suya sabuna dokunmamak

ikinehir son zamanlarda okuduğum en düşündürücü, en çarpıcı, en yaralayıcı yazıyı yazmış.
şöyle başlıyor anlatmaya: "Ceylan Önkol'u duydunuz mu? Aşağıda bahsi geçen, parçaları ağaç tepelerinden sarkan kızı. Annesinden makarna isteyip evden çıkan küçük çobanı. Annesinin abisinin, taşlardan dallardan parça parça topladığı çocuğu. Şurada bir deste damar, orada bir tutam kemik, burada bir kol."
siz peki duydunuz mu ceylan'ı? kaç gazetede hakkında yazılmış bir yazı okudunuz? hangi televizyon kanalında ceylan'ın haberini gördünüz? nerede ceylan'ı paramparça edenlerin eleştirisiyle karşılaştınız?
ikinehir devam ediyor: "Yoo hayır, türlü türlü gazetecimsiler değil, sizlerin bazıları da dahil buna. Benim ailemden birileri de dahil. Duydunuz mu Ceylan'ı? Duyup da bağırdınız mı, yazdınız mı, anlattınız mı demiyorum - benim yaptıklarım nedir ki? Ama duyabildiniz mi? Duyduğunuzda lanet okudunuz mu? Bir durup düşündünüz mü? Canınızı yaktı mı Ceylan? Yakmadıysa, siz de içinizi ferah tutun. Kürt Açılımı diye kaşıntı döken bedenlere bir doz çocuk parçalanması karşısında umursamazlık basalım. Rahatlık garanti."
bu yazı için, anlattıkları için, benim gibi ülkede olanlara hala şaşırabilen ama bir şekilde hissizleşmiş, hissizleştirilmiş, daha nice olaya duyduğu öfkeyi dışarı vuramayan bünyelerin yeniden bir şekilde harekete geçmesini, canımı yakanlar, yakması gerekenler üzerine yeniden düşünmemi sağladığı için nehir'e teşekkür ederim.
diyor ki; "Suya sabuna dokunmamak pisliktir. Ne kadar pisim? Siz ne kadar pissiniz?"
sahi, hepimiz ne kadar pisiz?

02 Ekim 2009

kar kış

çok soğuk ve karlı bir yere gidip böyle giyinmek istiyorum. evet.
ama yanında bir de sıcak bir ev istiyorum.

20 Eylül 2009

lahana

sanırım bu yazıya bundan daha iyi bir başlık bulamazdım. burası soğuk, epeyce. ama işin komiği bizim ev ya da zannediyorum genel olarak buradaki pek çok ev dışarıdan daha soğuk. ben de an itibariyle üç kat giyinmiş bir bünye olarak lahanaya benziyorum.
çok uzun zamandır buraya hiçbir şey yazmıyorum, evet; çünkü blog'un tonunun "sevgili günlük"e kaymasından oldukça rahatsızım. en başta burayı niye açtığımı hatırlamaya çalışıyorum, sanırım "ciddi" yazılar yazmaktı amacım, sonradan okul yoğunluğu ve bünyemin günlük gidilen 3-4 saatlik yollarla iflası sonucu saçmasapan bir şeye dönüştü diye tahmin ediyorum.
oturup güzel bir şeyler yazmak istiyorum, buraya göre fazla ağır kaçabileceğine karar verip yazmıyorum. basit bir fikrimi yazmak istiyorum, bu sefer fazla hafif gelecek diye ondan da vazgeçiyorum.
sonuç: arkaplanı sürekli değiştirilip içine hiçbir şey konmayan bir boş alan.
ama bundan sonra ikisini de yapmamaya ve aklıma gelenleri yazmaya karar verdim. çünkü zaten beynim şu anda milyonlarca işle meşgulken bir de blog'um the new york times'a (mesela) benzemiyor o yüzden yazmayayım demek çok aptalca geliyor.
yakın zamanda okuduğum feminist dergilerin blog'larından birinde de aynen böyle deniyordu: blog'lar size istediğiniz özgürlüğü sağlar, the new york times sağlamaz.
şimdi ben bu gazeteye neden bu kadar taktım bilmiyorum. gre verbal workbook'umda "içinde gre seviyesinde kelimelerin geçtiği yayınları takip edin, (bittabii) the new york times ve the christian science monitor gibi" dendiği için olabilir, ki ikisini de gerçekten her gün üşenmeden açıp okuyorum. ilkinin gre kelimeleri konusunda ikincisinden daha başarılı olduğunu söyleyebilirim ama bu "elit"liğinin yanında gelen bir kibrin olduğu da bir gerçek.
mesela benim içim burkularak izlediğim the burning plain'e "ay bu ne böyle, her şeyi karıştırmışsınız, bundan film mi olur" diyen eleştirmene sevgilerimi yolluyorum. aynı şekilde her gün, benim için aslında pek de şaşırmadığım bir şekilde bir hayalkırıklığı olan (ve bence bütün dünya için de olması gereken) obama'nın haberlerini yapmalarına sinir oluyorum.
evet, başka ne yazmalarını bekliyordun ki diyebilirsiniz ama "barışsever" obama hakkında birazcık da eleştirel olsalar fena mı olur?
her neyse, ben beni bekleyen çevirilerime geri döneyim ve her ne kadar the new york times'da çalışmıyor olsam da size (yani benim gibi evde oturan lahana bünyelere) iki film önerisi sunarak huzurlarınızdan ayrılayım.

önce "ciddi" filmden başlıyorum. ben bu filmi çok canım sıkıldığı bir vakit izlemiştim. gerçekten çok iyi geldi bana. anlattığı meselelere böyle insanın gözünün içine içine sokmadan yaklaşıyor. ama aynı zamanda bence çok da samimi, yani sırf "hadi buna da değinelim" diye anlatabileceği pek çok şey varken öyle yapmamışlar. filmin silinen sahnelerini izlerseniz aslında tam da içine düşebileceğini söylediğim şeyden geri döndüklerini ve çok da iyi yaptıklarını anlarsınız. kültür bakanlığı'nın bu filmi (genç bir türk kadının kürt bir erkeğe aşık olması ve onun peşinden gitmesi sebebiyle) yasaklamak istemesi de yorumsuz bırakacağım magazinsel bir bilgi olsun. açılalım açılalım tabii de kendi yarattığımız dalgalarda boğulmayalım.

tavsiye etmek istediğim ikinci film ilkiyle tamamen alakasız; ama ikisini (çabalayıp da birleştirmek isterseniz eğer) birleştiren pek çok ortak nokta var.
up da bir yolculuğu anlatıyor, bir yol filmi dersem the new york times'dakiler alınır mı bilemem
tabii ama evet up da bir yol filmi hem de bir animasyon! bu filmi, filmlerin vizyona geç ve korkunç bir şekilde ispanyolca dublajlı olarak girmesinden şikayet ettiğim madrid'de izledim. eğer madrid'e yolunuz düşer de (nedense) gezmekten çok sıkılıp orijinal dilinde film izlemek isterseniz sol'den yukarıya çıktığınızda hemen karşınızda göreceğiniz cine ideal'e gidin. hem filmler orijinal altyazılı hem de bana denk gelen görevli ingilizce biliyordu! her neyse, up aynı zamanda bir aşkı anlatıyor, tıpkı gitmek gibi. "sanat filmi" izlemeyi sevmeyenlerdenseniz up'ı kesinlikle lahana günleriyle birlikte yanında da sıcak çikolatayla tavsiye ediyorum. ben sinemada (yanımdaki mendebur çifte ve kızlara rağmen) birkaç sefer kahkaha atmıştım, söylemeden edemedim.

06 Haziran 2009

ben de insanım

evet, bu tez bitmediği sürece blog'daki yazılarım daha da arabeskleşerek sizlere ulaşmaya devam edecek; çünkü ben de insan evladıyım, sıkıldım, çok hem de; tekrar dalgalı ooo yani.
benim şu anda bir arkadaşımın partisinde dans ediyor olmam gerekirdi, bir yandan etrafta sivrisinek kovalayıp bir yandan ekrana bakarak "bit artık bit biiit, yeteeeer!!!" demem değil.
o yüzden sayın okuyucular, mando diao hepimiz için söylesin, dance with somebody!

üniversiteme dokunma!

an itibariyle ben hala tezini bitirememiş bir insan olarak ofiste tezin son düzeltmelerini yapıyorum. gecenin bu saati tek başıma karanlık koridorlu bir ofiste oturduğumdan korkuyorum zira ben öyle korku filmi atmosferlerini seven bir insan değilim.
yarım saat önceyse hakikaten moralimin çok bozuk olduğu bir anda kulağıma bir şarkı çalınıyor: morrissey ve let me kiss you, şimdiyse pj harvey ve the mess we're in.
geceme renk kattınız okulumun sevgili entel sanatçıları. yaptığınız garip köpük şekillerden hiçbir şey anlamasam da, her gün geçtiğim binanın içindeki sergilerinize kikirdesem de sizi seviyorum.
arada uzaklığından, soğukluğundan, hırsından, kampüsün üzerinden nadiren çıkan kokularından şikayet etsem de ben bu okulu da çok seviyorum; bana üniversiteyi okuduğum okuldan daha fazla ev olması sebebiyle, bana cehennem gibi geçirttiği kimi anlarına rağmen burada olduğum iki yılda bir aile sunabilmiş olması sebebiyle, gecenin/sabahın dördünde başka hiçbir okulun koridorlarında let me kiss you çalamayacağını bilmem sebebiyle...
o yüzden let me kiss you hepimize gelsin, özellikle de farklılıklara tahammülü olmayan, baskıcı yök'e; belki bir gün yolunuz buralara düşer de siz de özgürlüğün iktidardan daha iyi bir şey olduğunu anlarsınız diye...

30 Mayıs 2009

madonna ve justin'le romantik geceler

internet sapığı olmak istemiyorum ama hayatım bilgisayar karşısında geçiyor, özellikle son birkaç aydır gerçekten bilgisayarı kalktığım vakit açıp anca yatarken kapatıyorum. kahve ve bilgisayar ikilisini sevgilimden çok görüyorum, o derece. 
insan sıkılıyor ama. haliyle. ben de insanım nihayetinde demek istiyorum. 
hayır, bir de cuma akşamı, benim yaşıtım güzide 22'likler (evet insanlardan karpuz gibi bahsetmek hoşuma gidiyor, ayıp mı?) dışarıda o bar senin bu bar benim gezerken ben burda tez yazıyorum, bu nasıl bir kader demek istiyorum. 
son üç gün; üç, üç, üç. çok az kaldı üç güncük. sonra özgürüm. 
neyse, diyorum ki ÇoOoOoK sıkıldım, dalgalı o. hakikaten ne kadar olduğunu hesaplamak istemediğim kadar çok kilo aldım. haliyle bilgisayar karşısında otururken çok afedersiniz ama yani sandalyenin sol kenarından sağ kenarına popomu kaydırmak şu anda yaptığım tek 'sportif' faaliyet. 
hayır,  ben de eti form kızı olmak falan istemiyorum ama kampüste yürürken kendimi yuvarlanıyormuşum gibi hissediyorum sorun o. kendimi benim yurdun ordan bırakıp yuvarlansam ofise çok rahat varırmışım gibi geliyor bu halde yani. daha az enerji sarf ederim hem. evet, bakınız çelişkili bünye.
bunu da diyeceğimi hiç düşünmezdim ama buradan madonna'ya seslenerek kendisine yu meyd may dey demek istiyorum. oh yes. aylardır bilgisayar karşısında kıpırdayamayan bünyem 4 minutes'le canlandı son 10 dakikadır (evet deli gibi başa sarıp sarıp dinliyorum, bence bu da ayıp değil valla).
size de tavsiye ediyorum, tez yazan bünyeye deva diyorum. böyle bir cool havalar, tori amos'lar, pj harvey'ler, jeff buckley'ler, nick cave'ler falan bir yere kadar. yaşasın pop müzik, yaşasın justin, madonna. 

29 Mayıs 2009

bahar temizliği

evet, bu ara obsesif bir şekilde bunu düşünüyorum. sadece üç gün kaldı. üç kısacık (olmasını umduğum) gün. sonra...

19 Mayıs 2009

Şarkılar, diziler, nostalji

So baby kiss me like a drug, like a respirator
And let me fall into the dream of the astronaut
Where I get lost in space that goes on forever
And you make all the rest just an afterthought
And I believe it's you who could make it better
though it's not 

Ben bu şarkıyı ilk defa o zamanlar Cnbc-e'de yayınlanan (ki sanıyorum o zamanlar adı Kanal E'ydi) Dawson's Creek'in bir reklamında duymuştum. Evet, o zamanlar Dawson's Creek izliyordum liseli, sivilceli ve bittabii ergen bir genç olarak; ayıp mı sevgili okur? Bence değil vallahi, geçen gün Türkçesini yayınlıyorlardı bir yerlerde, yemek yerken açtım izledim, nostalji yaptım, çok hoşuma gitti.
Şimdi, o zamanlar sanıyorum Joey Worthington'da okuyordu, her görüşümde içimin gittiği bir yurt odası vardı, ki ben o zamanlar gerçekten Worthington diye bir okul olduğuna inanıp orada okumanın hayallerini de kurardım. Evet, anlamış olabileceğiniz üzere sadece liseli, sivilceli ve ergen olmakla kalmayıp aynı zamanda kolay kandırılabilir bir çocuktum da. 
Dizinin o bölümünün reklamı Joey'nin Worthington'daki odasını gösteriyordu ve arkada o zamanlar haliyle kimin söylediğini bilemediğim bir şarkı çalıyordu: "And from behind the screen it can look so perfect, but it's not".
Tabii ben o zamanlar, haliyle ergen olduğum için, aynı zamanda da "drama queen"lik yapmayı pek severdim. Yani bu sevilecek bir şey mi onu da bilmiyorum sadece öyle olunabiliyor bir dönem sanırım. O yüzden de sadece bu kısmını duyduğum şarkıyı çok sevmiştim.  
Her neyse, ben ilk defa orada duydum Aimee Mann'ın It's not şarkısını, yıllarca da kimin söylediğini, ne zaman söylediğini, sözlerini falan bulamadım bir şekilde. Sanırım ancak geçen sene olmuştu Aimee Mann dinlemeye başlarken şarkı bilgisayarda çalmaya başladığında "Ama ama ama bu o şarkıııı" demem; ki Sixpence None the Richer'ın Kiss Me'sini de Dawson's Creek'in sanıyorum Jen ve Jack'in geceleri uzanıp yıldızları seyrettiği bir bölümünde duymuştum ilk defa ama tabii o başka bir yazının konusu.

17 Mayıs 2009

Cinsiyetçi reklamlar, olumlu gelişmeler

Ben aslında uzun zamandır bu konu üzerine yazmak istiyordum, bir türlü oturup da yazamadım, artık bunu yazmazsam içimde kalır o yüzden kısacık da olsa bir mail grubunda gördüğüm haberi sizinle paylaşmak istedim.
Cinsiyetçi reklamların sonu gelmiyor, biliyorsunuz. Daha ben bu sabah bir gazetenin arkasında tam boy bir rakı reklamı gördüm. Daha önce de bir rakı reklamı hakkında yazı yazmıştım, feci bir reklamdı, sanıyorum artık onu yayınlamıyorlar bir yerlerde.
Bence korkunç bir şeydi ama üzerine çok yazılıp çizilmedi yanlış hatırlamıyorsam. Şu anda çok az vaktim olduğu için diğer rakı reklamını bulup buraya koyamıyorum ama o da en az bunun kadar kötü.
Her neyse, sadede geleyim, evet. Şimdi efendim, Tüketiciler Birliği'nin Ankara Şubesi (ya da sanıyorum başkanının kendisi) reklamlarda kadınların bir pazarlama aracı olarak kullanılmasını Reklam Kurulu'na şikayet etmeye karar vermiş. Söz konusu reklamlar da Mentos, Patos, Koray İç Giyim, Axe ve Magnum reklamları.
İçlerinde bir tek Koray reklamını görmedim, diğerlerinin hepsi, özellikle Mentos ve Patos beni gerçekten delirtmişti, üzerine bir şeyler yazıp bir yerlere şikayet edememek ayrıca delirtmişti.
Gönderilen şikayette de reklamların düzeltilmesi (ki neresinden baksan ayrı korkunçlar nasıl düzeltilecek bilmiyorum), yayından kaldırılması ya da sorumluların (sanıyorum firmalar oluyor bu durumda) para cezasına çarptırılması istenmiş.
Çok yerinde bir karar olmuş, keşke daha çok yapsalar böyle şeyleri; çünkü reklamlar üstüne yazı yazıp yakınmak birtakım insanların da o yazıları okuyup reklamların cinsiyetçi içeriklerinin farkına varmalarını sağlasa da takdir edersiniz ki pratik olarak pek bir işe yaramıyor.

13 Mayıs 2009

Ergen müziği...

...diye bir şey varmış, evet, televizyona bakarken yeniden fark ettim, ki anlamış olabileceğiniz üzere bu aralar tek sosyalleşme aracım (nasıl bir sosyalleşme aracıysa artık düşünün) televizyon. Kanalları geziyordum ki karşımda ne göreyim; Manga'nın acılı solistinin Küçük Emrah (evet daima büyük harflerle!) bakışlarıyla ve karnına kramplar girmişçesine bir o ana bir bu yana eğilip sallanarak söylediği şarkının klibi.
Şimdi, pek sevgili solist arkadaşım, "sonra oturmuş mal gibi zırıl zırıl ağlıyorum" nasıl bir şarkı sözüdür? Bu kadar mı arabesk bile diyemeyeceğim hani anca "öhhh" dedirtecek derecede kötü bir söz yazılır, Allah seni ne yapmasın demek istiyorum sana.
Evet, gördüğünüz üzere böyle solistlere buradan laf yetiştirerek rahatlıyorum, çok iyi geliyor, herkese de tavsiye ederim gerçekten. Bitmek tükenmek bilmeyen cinsiyetçi reklamlar benim özel ilgi alanım biliyorsunuz; ama vaktim yok onlara hiç girmiyorum. 
Bir de bugün fark ettim ki aslında tez yazmak zor değil. Şöyle ki, evet, yazı yazmak inanılmaz zor bir şey bence ve ben bir sayfa yazı yazmak için bile kıvranan bir insanım; ama sanıyorum insanı asıl zorlayan bu işin hep böyle sonlara bırakılması ve sürekli çok düzeltme gerek, yok burası olmadı, yetişmeyecek herhalde, ne kadar kötü yazıyorum hezeyanlarıyla baş başa kalmak; ama bu kadar sıkışık bir zaman dilimi dışında bana tez yazdırmaya kalksalar onu kaç yılda bitirirdim orasını da bilmiyorum. 
Şunu da eklemeden gitmek istemiyorum, ileride bir gün (inşallah amin) hoca olursam kesinlikle şöyle bir çimenlere çıkalım karıncalar üzerimizde gezerken ve güneş iki kolumuzun da sadece çeyreğini kıpkırmızı yakarak bizi gülünç durumda bırakırken ders yapalım gibi bir olaya girmemeye kararlıyım; karşı çıkan öğrencileri de aydın despot rejimimle lanetleyeceğime emin olabilirsiniz. O derece hoşlanmıyorum bu çimlerde yayılıp (daha doğru o kadar rahatsız oturuyorsunuz ki yayılamayıp) ders yapma olayından. Ders dediğin sınıfta, koca koca güzel masalarda mis gibi yayılarak yapılır. Ben bunu bilir bunu söylerim. 
Tamam bunu da söyleyip gidiyorum, an itibariyle dünyadaki bütün tezleri yazacak bir enerjim var, bu geçmeden ve ben yeniden bir tez/sinir krizi geçirmeden (ki en çok böyle anlardan sonra oluyor) gidip yazayım, evet.
Bir de (gerçekten son olarak) odamın karşısındaki çimenlerde çiçeklere yaslanarak fotoğraf çektiren öğrencilere seslenmek istiyorum; TRT programlarına mı özendiniz anlamadım ki, kampüste fotoğraf çektirilebilecek o kadar yer varken (mesela güzide fabrikalar, neden oraya yapıldığını hala anlamadığım garip göl, içinden koyun geçen boş arazi) neden benim odamın önündeki her yeri basan ve yakında odamı da kaplayabileceğinden korktuğum garip morumsu çiçekleri tercih ettiniz?
Bu yazının başlığı sesleniş (vol. kaç bilmiyorum) da olabilirmiş ama daha fazla saçmalamadan huzurlarınızdan ayrılıyorum.

11 Mayıs 2009

Dünyanın bütün "bilinçli" kadınları, birleşmeyin!

Evet, çok klişe bir başlık attım. İsterseniz bu yazıyı okumadan bu blog'u şuracıkta terk edin, ben yapardım açık konuşayım. Blog'uma kavuşma günleri olduğundan pek iyi yazılar çıkmayacak buradan bir süre, öyle tahmin ediyorum ama sosyalleşme ihitiyacından ve arada delirmemek için bir şeyler yazıyorum.
Yazı yazmak zor, tez yazmak epey zor. Ben de sıkılıyorum haliyle deadline'larla yaşıyor olmaktan. Türk kahvesi, yaseminli yeşil çay ve şu ana kadar kaç kilo almama sebep olduğunu bilmediğim ve öğrenmek istemediğim pek çok ıvır zıvır tüketiyorum. Bir de saat beşte Cartoon Network'te Johnny Bravo var, çok seviyorum ben kendisini, bir tez yoldaşım o yani şu televizyon programları içinde. Evet, "she likes me"!
Neyse, sadede geliyorum. Yine önümde televizyon açık, tez yazmak bana yetmiyormuş gibi gidip bu dönem de bir ders aldığımdan onun okumalarını bitirip response paper yazmaya çalışıyorum. Reklamlarda elinde bir bebek olan genç bir kadın görünce acaba güzide reklam şirketlerimiz yine nasıl da güzel cinsiyetçi reklamlar yapmışlar acaba diye bakmak istedim, dikkatimi çekti epey. Sabah da serviste gelirken bir arkadaşımla doğum kontrol hapları üzerine konuştuğumuzdan ilginç oldu tabii bu reklamı görmek.  
Reklamda bu "üzgün" anne bize bakıyor ve arkadan (nasıl oluyorsa erkek sesi değil) bir ses şöyle diyor: "İstenmeyen gebelikler size falan falan yapar" (şimdi bu kısmını unuttum) ve devam ediyor "yılda en az bir kez kadın doğum doktoruna gidin". Reklamın adı da "Korunan kadın, bilinçli kadın".
Evet, katılmamak elde değil sayın seyirciler! Zaten istenmeyen hamileliklerin hepsi kadınların yüzünden oluyor değil mi? Bittabii. Korunmayı illa kadınların düşünmesi gerekiyor, zaten kendi kendilerine de çocuk 'üretebiliyorlar', öyle de bir bünyeleri var, değil mi? Tabii ki.  
Bence bu reklamları kim yapıyor/yaptırtıyorsa fikirlerini tekrar gözden geçirsinler diyorum. Bugün pek çok kadının doktor kontrollerini yaptıramadığı, doğum kontrol yöntemlerinden bihaber olduğu bir gerçek olabilir; ama tüm sorumluluğu kadınlara yükleyip alt metni "korunmayan kadın bilinçsiz kadındır" gibi bir reklamla ortaya çıkmadan önce kadınların neden korun(a)madığını, neden doktora gidemediğini, özellikle kadın doğum doktorlarına gittiklerinde gördükleri muamelenin sebepleri de sorgulanmalı. 
Bir genç kadın olarak bakire olmadığınız için doktorunuz tarafından diğer hastalara uygulanan muameleden farklı bir muamele görüyorsanız ortada bir sorun var demektir; ancak kendiniz geçirdiğinizde sebeplerinden ve sonuçlarından haberdar olabileceğiniz bir hastalığınz konusunda doktorunuz sizi "cahillik"le suçluyorsa ortada bir sorun var demektir; muayeneniz sırasında size sorulmadan üzerinizde birtakım testler yapılıyorsa ortada bir sorun var demektir; kullanmanız talep edilen ve vücudunuzda ne gibi değişikliklere yol açacağını bilmediğiniz ilaçlar size herhangi bir açıklama yapılmadan veriliyorsa ortada bir sorun var demektir.
Kadın bedenine bizzat doktorlar tarafından uygulanan şiddet ve kadınların neden hala doktora gidemeklerini sorgulamadan böyle bir reklam yapılıyorsa eğer demek ki sorun kadınlarda değil reklamı yapan/yaptırtan kişilerin zihniyetlerinde demektir.    

08 Mayıs 2009

(Gerçekten) Geri Dönüş

An itibariyle blog'uma geri dönmeye karar verdim, her ne kadar artık kimsenin buraya girip de bakmadığını bilsem de. Olsun, karar vermek de önemli bir adım neticede. 
 

Blog Template by YummyLolly.com